İslam'ın İnanç Esasları
-5-
Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek
verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her
yaratmayı bilir. (Yasin Suresi, 78-79)
Diriliş, ölümden sonra yeniden yaratılıştır. Ölüm yok olmak demek
değildir. Allah, dünyayı insanı denemek için yaratmıştır ve bu
imtihan ortamında insanın sonsuz hayatını nasıl geçireceği belirlenecektir.
Her insan ölümüyle birlikte ahiret hayatına adım atacak, Allah
onu yeni bir bedenle yaratıp dünyadaki işlerine göre cennete veya
cehenneme koyacaktır. İnsanların diriltilmesi Allah için çok kolaydır.
Bir ayette kıyamet günü insanların topluca diriltilecekleri şöyle
anlatılır:
Gerçek şu ki, dirilten ve öldüren Biziz, Biz.
Ve dönüşde Bizedir. O gün yer, onlardan çatlayıp-ayrılır da
(onlar) hızla koşarlar. İşte bu, Bize göre oldukça-kolay olan
bir haşirdir. (Kaf Suresi, 43-44)
Bazı insanlar Allah'ın ölüleri nasıl dirilteceğini
sorar ve bu gerçekten kuşku duyarlar. Oysa insanı ilk kez o henüz
hiçbir şey değilken yaratmışolan Allah'tır ve şüphesiz Allah ilk
başta yoktan yaratmışolduğu insanı yeniden diriltmeye güç yetirendir.
Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle haber verir:
Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku
içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra
bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılışbiçimi
belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi)
açıkca göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuşbir süreye
kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz,
sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz).
Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten
sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı
ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü
gibi görürsün, fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman
titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir.
İşte böyle; şüphesiz Allah, hakkın Kendisi'dir
ve şüphesiz ölüleri diriltir ve gerçekten herşeye güç yetirendir.
(Hac Suresi, 5-6)
Allah, insanları nasıl dirilteceğine bir örnek teşkil etmesi
açısından, hepimizi şahit tuttuğu bir doğa olayını nasıl yarattığına
dikkat çeker. Allah, kuruluktan ölmüş, verimsiz, artık ürün yetişemez
olmuşbir toprağı, yağmur yağdırarak diriltip canlandırmakta ve
ürün verdirtmektedir. İşte insanları ölümlerinden sonra diriltmek
de Allah için bu şekilde kolaydır:
Rahmetinin önünde rüzgarları bir müjde olarak
gönderen O'dur. Bunlar ağırca bulutları kaldırıp yüklendiğinde,
onları (kuraklıktan) ölmüşbir şehre sürükleyiveririz ve bununla
oraya su indiririz de böylelikle bütün ürünlerden çıkarırız.
İşte Biz, ölüleri de böyle diriltip-çıkarırız. Ki ibret alasınız.
(Araf Suresi, 57)
Allah için herşey kolaydır. Bütün insanların yaratılması ve diriltilmesinin,
tek bir insanınki gibi olduğu Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz yalnızca
tek bir kişi(yi yaratıp sonra diriltmek) gibidir. Şüphesiz Allah,
işitendir, görendir. (Lokman Suresi, 28)
HESAP GÜNÜ
Hesap ve ceza (din) günü ne zaman?" diye sorarlar.
(Zariyat Suresi, 12)
Size va'dedilmekte olan, hiç tartışmasız doğrudur.
Şüphesiz din (hesap ve ceza) da mutlaka gerçekleşecektir.
(Zariyat Suresi, 5-6)
Allah, insanları yaptıklarından sorumlu tutmaktadır. İmtihan
olan insan, hesap günü, dünyada işledikleriyle sorgulanacaktır.
Hiçbir yaptığının gizli kalmadığını, hesap günü tüm işledikleri
ortaya döküldüğünde görecektir:
O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir
şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) "Bugün mülk kimindir?
Bir olan, Kahhar olan Allah'ındır." Bugün her bir nefis, kendi
kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah,
hesabı seri görendir. (Mümin Suresi, 16-17)
Dünyada insanların her zaman hak ettiklerinin tam karşılığını
almadığını görürüz. Allah, kimi insanlara dünyada süre vermekte
ve onların yaptıkları kötülüklerin karşılığını ahirette eksiksiz
olarak vereceğini bildirmektedir. Dünyada gayrimeşru işler işleyenlerin
kimi zaman fark edilememeleri, kimi zaman da kanundan kaçabilmeleri
nedeniyle, cezadan kurtulduklarını zannetmeleri büyük bir gaflettir.
Bu kişiler, hesap günü insanın hayatı boyunca tüm yaptığı işleri
Allah'tan gizleyemediğini göreceklerdir. Allah, Hafız (herşeyi
hafızasına alan) sıfatıyla, insanların her davranışını bilmekte
ve meleklerine kaydettirmektedir. Kuran'da bu gerçek şöyle bildirilmektedir:
Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken,
O, söz olarak söylemeyiversin, mutlaka yanında
hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18)
Herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilen, insanın söz olarak söylediklerine
de söylemeyip kalbinden geçirdiklerine de her an şahit olan Allah,
hesap günü, sonsuz adalet sahibi olarak insanları en ufak haksızlığa
uğratmadan yargılayacaktır:
Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler
koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz.
Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap
görücüler olarak Biz yeteriz. (Enbiya Suresi, 47)
Allah, sonsuz adalet sahibi olduğu gibi, sonsuz merhamet ve lütuf
sahibidir. İyi davranışta bulunanlara kat kat güzellikle karşılık
vaat etmekte, kötülük işleyenlere de hak etmişolduklarıyla cezalandırılacaklarını
bildirmektedir:
Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on
katı vardır, kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla
cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam Suresi,
160)
Hesap anında insanlar, dünyada işlediklerini gösteren
kitaplarının kendilerine verilişşekline göre, cennet veya cehenneme
gireceklerdir:
Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse,
O, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek,
Ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüşolacaktır.
Kimin de kitabı ardından verilirse,
O da, helak (yok olmay)ı çağıracak,
Çılgın alevli ateşe girecek.
Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında
sevinçliydi.
Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini
sanmıştı.
Hayır; gerçekten Rabbi, kendisini çok iyi görendi.
(İnşikak Suresi, 7-15)
CENNET VE CEHENNEM
Ateşhalkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet
halkı 'umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanlardır. (Haşr
Suresi, 20)
Allah, ilk insan olan Hz. Adem'i ve eşini yarattığında,
onları cennete yerleştirmiştir. Ancak Kuran'da bildirildiği gibi
Hz. Adem ve eşi, şeytanın da kandırmasıyla, Allah'ın kendilerine
koyduğu yasağı çiğnemiştir.
Bu olayda insan şunu düşünmelidir: İnsan, güzel olan
bir şeyin güzelliğini ve kıymetini çirkini gördüğünde; iyi olanı
da kötüyü bildiğinde anlayabilmektedir. Herşeyin değeri ancak zıttıyla
kıyas edildiğinde tam olarak anlaşılabilmektedir. Allah Hz. Adem'i
ve eşini doğrudan cennete yerleştirdiğinden, bu farkı anlayabilecek
kıyas ortamında bulunmamışlardır. Bundan dolayı, cennetin nimetlerini
ve mükemmelliğini anlayamamışolan insanlar, herşeyin zıttıyla yaratıldığı
dünyada yaşatılmaya başlanarak, onlara kıyas imkanı verilmiştir.
Burada imtihan olarak, kötüyü ve çirkini görerek, iyinin ve güzelin
kıymetini anlayacak olan insanlar, cennetin kıymetini tam olarak
anlayacak olgunluğa gelmişolacaklardır.
Allah, hesap günü insanları dirilttiğinde, tüm insanları
cehennemin çevresine toplayacak ve kendi sınırlarını korumada titizlik
göstermişiman edenleri kurtaracaktır. Cehennemi bizzat gören biri,
elbette ki cennetin büyük bir kurtuluşve büyük bir nimet olduğunu
yaşayarak ve hissederek anlamışolacaktır. Bu konuyu haber veren
ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Andolsun Rabbine, Biz onları da, şeytanları
da mutlaka haşredeceğiz, sonra onları cehennemin çevresinde
diz üstü çökmüşolarak hazır bulunduracağız.
Sonra, her bir gruptan Rahmana karşı azgınlık
göstermek bakımından en şiddetli olanını ayıracağız.
Sonra Biz ona girmeye kimlerin en çok uygun
olduğunu daha iyi biliriz.
Sizden ona girmeyecek hiç kimse yoktur. Bu,
Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır.
Sonra, takva sahiplerini kurtarırız ve zulmedenleri
diz üstü çökmüşolarak bırakıveririz. (Meryem Suresi, 68-72)
Dünyada, bu kıymeti anlayabilecek olan insanlara Allah, nimetlerle
donatılmışsonsuz güzellikte bir hayat olan cenneti vaat etmiştir:
İman edip salih amellerde bulunanlar, Biz onları
altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere
sokacağız. Bu, Allah'ın gerçek olan va'didir. Allah'tan daha
doğru sözlü kim vardır? (Nisa Suresi, 122)
Bu dünyada kendisine doğru yol gösterilmişve uyarılmışiken, kötü
yol olan inkar yolunu seçen insanlar da, sonsuz bir azabın yaşanacağı
cehenneme konulacaklardır. Kuşkusuz böyle olması Allah'ın sonsuz
adaletinin de bir tecellisidir:
İnkâr edenler, cehenneme bölük bölük sevkedildiler.
Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cehennemin)
bekçileri dedi ki: "Size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugünle
karşılaşacağınızı (söyleyip) sizi uyaran elçiler gelmedi mi?"
Onlar: "Evet" dediler. Ancak azap kelimesi kâfirlerin üzerine
hak oldu. (Zümer Suresi, 71)
İnsan, Allah'ın Kuran'da tarif ettiği ve beğendiği mümin modeline
uygun bir yaratılışta var edilmiştir. İyi ve kötü kendisine açıkça
tarif edilmiştir. Ayrıca kendisine, bunları fark edebileceği göz,
kulak ve kalp; kavrayabileceği akıl ve muhakeme özellikleri de
verilmiştir. Allah'ın varlığını, büyüklüğünü bu özellikleriyle
rahatlıkla anlayabilecek ve iman edebilecekken, inkar etmişolanların
elbette ki iman edenlerle bir olamayacağı ve aynı yerde bulunmayı
hak etmedikleri de kesindir. Allah bu iki grubun ahirette nasıl
ayrılacağını şöyle haber verir:
Allah barışyurduna çağırır ve kimi dilerse
dosdoğru yola yöneltip-iletir. Güzellik yapanlara daha güzeli
ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne
bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.
Kötülükler kazanmışolanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı,
kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah'tan
(kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir
karanlık gecenin parçalarına bürünmüşgibidir. İşte bunlar ateşin
halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır. (Yunus Suresi, 25-27)
Allah, iman eden ve Allah rızası için dünyada iyi işler yapanlara
vaat ettiği cennet hayatını, Kuran'da detaylarına kadar tarif
etmektedir. Bununla müminler müjdelenmektedir:
İşte onlar, yakınlaştırılmış(mukarreb)
olanlardır.
Nimetlerle-donatılmışcennetler
içinde;
Birçoğu geçmiş(ümmet)lerden,
Birazı da sonrakilerden. 'Özenle işlenmişmücevher' tahtlar üzerindedirler.
Karşılıklı yaslanmışlardır.
Çevrelerinde ölümsüzlüğe
ulaşmışgençler dönüp dolaşır; Kaynağından (doldurulmuş) testiler,
ibrikler ve kadehler,
Ki bundan ne başlarını
bir ağrı tutar, ne de kendilerinden geçip akılları çelinir.
Arzulayıp-seçecekleri
meyveler,
Canlarının çektiği kuşeti.
Ve iri gözlü huriler,
Sanki saklı inciler
gibi;
Yaptıklarına bir karşılık
olmak üzere (onlara sunulur); Orada, ne 'saçma ve boşbir söz'
işitirler, ne günaha sokma.
Yalnızca bir söz (işitirler:)
"Selam, selam."
"Ashab-ı Yemin", ne
(kutludur o) "Ashab-ı Yemin." Yüklü dalları bükülmüşkiraz (ağaçları),
Üstüste dizili meyveleri
sarkmışmuz ağaçları,
Yayılıp-uzanmışgölgeler,
Durmaksızın akan su(lar);
Ve (daha) birçok meyveler
arasında,
Kesilip-eksilmeyen ve
yasaklanmayan (meyveler).
Yükseklere-kurulmuşdöşekler
(sedirler).
Gerçek şu ki, Biz onları
yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip-yarattık. Onları hep bakireler
olarak kıldık, Eşlerine sevgiyle tutkun (ve) hep yaşıt,
"Ashab-ı Yemin" olanlar
için.
(Bunların) Birçoğu geçmiş(ümmet)lerden,
Birçoğu da sonrakilerdendir.
(Vakıa Suresi, 11-40)
Allah, kurtuluş, mutluluk ve esenlik yeri olan cennetin
bu sonsuz nimetleriyle müminleri müjdelerken, aynı zamanda inkar
edenleri de cehennemle müjdelemektedir. Sonsuz azap yeri olan cehennemin
de ne şekilde azaplarla dolu bir yer olduğu Kuran'da şöyle tarif
edilmektedir:
"Ashab-ı şimal", ne (mutsuzdur o) "Ashab-ı şimal."
Hücrelere işleyen kavurucu bir sıcaklık ve kaynar su, Ve kapkara
dumandan bir gölge içindedirler. Ki o, ne serindir, ne ferahlatıcı
(kerim).
Çünkü onlar, bundan önce varlık içinde şımartılmışolanlardı.
Onlar, büyük günah üzerinde ısrarlı davrananlardı. Ve derlerdi
ki: "Biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuzda mı, gerçekten
biz mi diriltilecekmişiz?" "Önceden gelip-geçmişatalarımız da
mı?" De ki: "Şüphesiz, öncekiler de ve sonrakiler de." "Bilinen
bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır." Sonra gerçekten
siz, ey sapık olan yalanlayıcılar, şüphesiz zakkum olan bir
ağaçtan yiyeceksiniz. Böylece karınları(nızı) ondan dolduracaksınız.
Onun üzerine de alabildiğine kaynar sudan içeceksiniz. Üstelik
'içtikçe susayan hasta develerin' içişi gibi içeceksiniz. İşte
bu, onların din (hesap ve ceza) gününde şölenleridir. (Vakıa
Suresi, 41-56)
AMAÇ ALLAH'IN HOŞNUTLUĞUNU KAZANMAKTIR
De ki: "Ben, dini yalnızca O'na halis kılarak
Allah'a ibadet etmekle emrolundum. (Zümer Suresi, 11)
İnsanın, Yaratıcımız olan Allah'ın sonsuz kudretinin
farkına vardıktan sonra O'nu unutarak bir yaşam sürmesi, kendisini
kandırmasından başka birşey olmaz. Allah'ın insandan istediği, O'nun
rızasını hedeflemesi ve O'nun için yaşamasıdır. İnsanı yaratan,
ona rızkını ve herşeyi veren, ona sonsuz olan ahireti verecek olan
Allah'tır. Bu düşünülüdğünde, insanın başkalarının hoşnutluğunu
kazanmak veya nefsini tatmin etmek amacıyla yaşaması büyük bir nankörlüktür.
Bu nankörlüğün cezası ise ebedi cehennemdir.
İşte insan bu gerçekle karşı karşıyadır. Ya hayatını
Allah'ın rızası üzerine kuracak ve böylece O'nun rızasını ve cennetini
kazanacak ya da cehenneme giden bir yolu seçecektir. Üçüncü bir
seçim hakkı yoktur. Bir ayette bu gerçek çok açık şekilde şöyle
ifade edilir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu
üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini
göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de
cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir
topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Kuran'da emredilen güzel ahlak da tamamen Allah rızası üzerine
kuruludur. Örneğin, Allah'ın beğendiği bir tavır olan fedakarlık,
şayet karşılığında bir beklenti veya bir gösterişgayesi yoksa,
sadece Allah'ın rızası için yapılıyorsa kıymetlidir. Kuran'da
müminlerin güzel ahlakının sadece Allah rızası için olduğu şöyle
anlatılır:
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği,
yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın
yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz,
ne bir teşekkür. (İnsan Suresi, 8-9)
Bir insan için olabilecek en büyük mutluluk ve şeref, Allah'ın
kendisinden razı olmasıdır. Allah verdiği tüm nimetlerle kullarını
Kendisinden razı eder. Bir ayette Allah'ın rızasını kazanmışve
Allah'tan razı olmuşmüminlerin mükafaatı şöyle anlatılır:
Rableri Katında onların ödülleri, içinde ebedi
kalıcılar olmak üzere altından ırmaklar akan Adn cennetleridir.
Allah, onlardan razı olmuştur, kendileri de O'ndan razı (hoşnut,
memnun) kalmışlardır. İşte bu, Rabbinden 'içi titreyerek korku
duyan kimse' içindir. (Beyyine Suresi, 8)
Allah rızası, sadece belirli ibadetler veya belirli zamanlar
için değil, hayatın tümü için geçerlidir. Aşağıdaki ayette, bir
müminin tüm hayatının tek bir amaca yönelik olması gerektiği şöyle
bildirilir:
De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim,
dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi,
162)
GÜNAH VE TEVBE
İnsanları din ahlakından uzaklaştıran sebeplerden bir
tanesi, işledikleri günahların getirdiği suçluluk duygusu nedeniyle
kendilerini iflah olmaz kimseler olarak görmeye başlamalarıdır.
Şeytan bu hissi sürekli kışkırtır. Bir günah işleyen insana "sen
günahkar ve Allah'a karşı isyankarsın, bunu böyle kabul et" mesajı
verir. İnsanın günahı ikiyse, bunu hemen dörde, sekize, onaltıya
çıkarmaya çalışır. İnsanın günahı nedeniyle Allah'a karşı duyduğu
mahcubiyet hissini kullanır ve bunu o insanı Allah'tan tamamen uzaklaştırmak
için suistimal eder.
Şeytanın her hilesi gibi bu da zayıftır. Çünkü bir
insanın günah işlemesi, onun Allah'ın Katında lanetlendiği ve artık
doğru yolu bulamayacağı anlamına gelmez. Değil bir günah, en büyük
günahları defalarca işlemişde olsa, sonuçta her zaman için tüm bunlardan
pişman olup Allah'a yönelme imkanı vardır. Allah, günahlarından
dolayı samimi bir şekilde tevbe eden, yani bağışlanma dileyip artık
o günahı işlememeye azmeden herkesi bağışlayacağını Kuran'da haber
vermiştir:
Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder
ve düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak
Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (Maide Suresi, 39)
Allah sonsuz merhamet sahibidir. Allah bir ayette
biz kullarına, "Ben, tevbeleri kabul edenim, esirgeyenim" (Bakara
Suresi, 160) diye müjde verir. Tevbe imkanı herkes için geçerlidir.
Örneğin Allah, Kendisine iman ettikten sonra saparak, altından bir
put yapıp ona tapınan Yahudilerin tevbesini kabul etmişve onları
bağışlamıştır:
Hani Musa, kavmine: “Ey kavmim, gerçekten siz,
buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen, kusursuzca
yaratan (gerçek İlah)ınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün:
bu, Yaratıcınız Katında sizin için daha hayırlıdır” demişti.
Bunun üzerine (Allah) tevbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O,
tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
Bir insan işlediği günahtan dolayı tevbe ettikten sonra
da yeniden gaflete düşüp aynı günahı işleyebilir. Belki bu defalarca
tekrarlanır. Ama son bir kez tevbe edip o günaha bir daha dönmediğinde,
tevbesinin kabul edilmesini Allah'tan umabilir.
Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da asıl
olan samimiyettir ve samimiyetten uzak bir düşünceyi Allah kabul
etmeyecektir. Bazı insanların kapıldığı "ben günah işlemeye devam
edeyim, sonra bir gün tevbe ederim" şeklindeki düşünce samimiyetsizdir
ve sonu hüsranla sonuçlanabilir. Allah böyle düşünenleri Kuran'da
şöyle uyarmaktadır:
Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak
cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe
edenlerin(kidir). İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul
eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe;
ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca:
"Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak
ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır.
(Nisa Suresi, 17-18)
İBADETLERE TİTİZLİK GÖSTERMEK
İman sahibi bir insan ibadetlerine gösterdiği titizlikle kendini
belli eder. Allah'ın farz kıldığı namaz, oruç, abdest ibadetlerini
yaşamı boyunca -sağlık koşulları elverdiği sürece- şevkle sürdürür.
Allah salih Müslümanların ibadet şevkini pek çok ayetiyle haber
vermiştir:
Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek
sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle
savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret
mutluluğu) onlar içindir. (Rad Suresi, 22)
Onlar ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir;
kendilerine isabet eden musibetlere sabredenler, namazı dosdoğru
kılanlar ve rızık olarak verdiklerimizden infak edenlerdir.
(Hac Suresi, 35)
NAMAZIN ÖNEMİ
İmandan sonra gelen en önemli ibadetlerden olan
namaz, müminlere hayatları boyunca sürdürmeleri emredilen, vakitleri
belirlenmişbir ibadettir.
İnsan unutmaya ve gaflete düşmeye müsait bir varlıktır. İradesini
kullanmayıp kendini günlük olayların akışına kaptırırsa asıl dikkatini
vermesi ve aklında tutması gereken konulardan uzaklaşır. Allah’ın
her yönden kendisini sarıp kuşattığını, her an kendisini izlediğini,
işittiğini, yaptığı her şeyin hesabını Allah’a vereceğini, ölümü,
cennetin ve cehennemin varlığını, kaderin dışında hiçbir olayın
meydana gelmeyeceğini, karşılaştığı her şeyde, her olayda bir hayır
olduğunu unutur. Gaflete düşerek, hayatının gerçek amacını hatırından
çıkarabilir.
Günde beşvakit kılınan namaz ise, bu unutkanlık ve gafleti yok eder,
müminin bilincini ve iradesini canlı tutar. Müminin sürekli olarak
Allah’a yönelip dönmesini sağlar ve Yaratıcımızın emirleri doğrultusunda
bir yaşam sürdürmesine yardımcı olur. Namaz kılmak için Allah’ın
huzurunda duran mümin, Rabbimiz ile güçlü bir manevi bağlantı kurar.
Namazın insana Allah’ı hatırlattığı ve insanı her türlü kötülükten
alıkoyduğu bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Sana Kitap’tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten
namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar.
Allah’ı zikretmek ise muhakkak en büyük (ibadet)tür. Allah, yaptıklarınızı
bilir. (Ankebut Suresi, 45)
Namaz ibadeti, başta peygamberler olmak üzere
tüm iman edenlere farz kılınmışbir ibadettir. Tarih boyunca insanlara
gönderilmişolan peygamberler kavimlerine Allah’ın farz kıldığı bu
ibadeti tebliğ etmişler, kendileri de hayatları boyunca bu ibadeti
en güzel ve en doğru şekilde uygulayarak tüm müminlere örnek olmuşlardır.
Bu yönüyle namaz, Allah’ın elçilerinin kavimlerine yaptıkları fiili
bir tebliğ şeklidir.
Kuran’da, peygamberlere namaz kılmalarının emredilmesi, onların
bu ibadete verdikleri önem, bu ibadeti yerine getirmede ve korumada
gösterdikleri titizlik, kavimlerine namaz kılmayı emretmeleri ile
ilgili pek çok ayet yer alır. Bu ayetlerden bazı örnekler şöyledir:
- Hz. İbrahim için:
Rabbim, beni namazı(mda) sürekli kıl, soyumdan
olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur. (İbrahim Suresi, 40)
- Hz. İsmail için:
Kitap’ta İsmail’i de zikret. Çünkü o, va’dinde
doğruydu ve gönderilmiş(Resul) bir peygamberdi. Halkına, namazı
ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi Katında kendisinden razı olunan
(bir insan)dı. (Meryem Suresi, 54-55) -
Hz. Musa için:
Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Benden başka
İlah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru
namaz kıl. (Taha Suresi, 14)
Mümin kadınlara örnek olarak gösterilen Hz. Meryem’e
de namaz kılması emredilmiştir:
Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun,
secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi,
43)
Allah’ın kelimesi olan Hz. İsa da aynı emri almıştır:
(İsa) Dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana Kitabı verdi
ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam (olayım,) beni kutlu
kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet
(emr) etti. (Meryem Suresi, 30-31)
Namaz hangi vakitlerde farz kılınmıştır?
Kuran’da, namazın müminlere vakitleri belirlenmişbir
ibadet olarak farz kılındığı bildirilmektedir. Ayette şöyle buyurulur:
Namazı bitirdiğinizde, Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken
zikredin. Artık ‘güvenliğe kavuşursanız’ namazı dosdoğru kılın.
Çünkü namaz, mü’minler üzerinde vakitleri belirlenmişbir farzdır.
(Nisa Suresi, 103)
Namaz vakitleri, “sabah”, “öğle”, “ikindi”, “akşam”
ve “yatsı” olmak üzere beşvakitten oluşmaktadır. Namaz vakitleri
pek çok Kuran ayetinde açıkça bildirilmiştir. Bunlardan biri şöyledir:
Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan
ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt). Gecenin
bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut
olabilesin.(Taha Suresi,130)
Allah’ın vahiy ve ilhamıyla Kuran’ı en iyi anlayan
ve tefsir eden Peygamber Efendimiz de (sav) beşvakit namazın gün
içindeki başlangıç ve bitişzamanlarını müminlere tarif etmiştir.
Namaz vakitlerinin bildirildiği en meşhur hadis-i şeriflerden biri
İbn-i Abbas’ın bildirdiği hadis-i şeriftir:
Resulullah buyurdu ki: “Resulullah (aleyhissalatu
vesselam) buyurdular ki: “Cibril (aleyhisselam) bana, Beytullah’ın
yanında, iki kere imamlık yaptı. Bunlardan birincide öğleyi, gölge
ayakkabı bağı kadarken kıldı. Sonra, ikindiyi her şey gölgesi kadarken
kıldı. Sonra akşamı güneşbattığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman
kıldı. Sonra yatsıyı, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca kıldı.
Sonra sabahı şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldı.
İkinci sefer öğleyi, dünkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi
kendisi kadar olunca kıldı. Sonra ikindiyi, herşeyin gölgesi kendisinin
iki misli olunca kıldı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldı. Sonra
yatsıyı, gecenin üçte biri gidince kıldı. Sonra sabahı, yeryüzü
ağarınca kıldı. Sonra Cibril (aleyhisselam) bana yönelip: ‘Ey Muhammed
Bunlar senden önceki peygamberlerin (aleyhimüssalatu vesselam) vaktidir.
Namaz vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır!’ dedi.”
Gerek Kuran ayetleri, gerek Peygamber Efendimizin sahih
hadisleri, gerekse İslam alimlerinin açıklamalarından anlaşıldığı
gibi namazın beşvakit olduğu sabit ve tartışma götürmez bir gerçektir.
Beşvakit namaz farz, vacib ve sünnetleriyle 40 rekattan oluşmaktadır.
Bu rekatların namaz vakitlerine göre dağılımı ise aşağıdaki gibidir:
- Sabah Namazı: 2 rekat sünnet, 2 rekat farz
- Öğle Namazı: 4 rekat ilk sünnet, 4 rekat farz, 2 rekat son sünnet
- İkindi Namazı: 4 rekat sünnet, 4 rekat farz
- Akşam Namazı: 3 rekat farz, 2 rekat sünnet
- Yatsı Namazı: 4 rekat ilk sünnet, 4 rekat farz, 2 rekat son sünnet,
3 rekat vitr namazı
MÜSLÜMAN HUŞU İÇİNDE NAMAZ KILAR
Huşu, ‘saygı dolu korku’ anlamına gelir. Namazı huşu
içinde kılmak ise Yüce Rabbimiz’in huzurunda O’nun heybet ve azametini
kalbimizde hissederek, O’na saygı dolu bir korku besleyerek bu ibadeti
yerine getirmektir. Namazda, Alemlerin Rabbi olan Allah’ın huzurunda
durduğunun bilincinde olan bir mümin elbette ki bu güçlü heybet
ve korkuyu içinde yaşayacak ve Allah’a bu korkusu ve saygısı ölçüsünde
yakınlaşacaktır.
Namaz ibadetini hakkıyla yerine getirmek isteyen bir mümin, huşuyu
engelleyebilecek şeylere karşı önlem almalı, namazda gereken dikkat
ve konsantrasyonu sağlamaya azami titizlik göstermelidir.
Rabbimiz, Kendi huzurunda durduğumuzda, yalnızca O’nu anmamızı,
O’nu yüceltmemizi ve bütün eksikliklerden münezzeh tutarak O’nu
birlememizi buyurmaktadır. Namazı dosdoğru kılmak da tüm bunları
gerçekleştirmek için büyük bir fırsattır. Nitekim ayette Allah Kendisi’ni
zikretmek için namaz kılınmasını buyurmaktadır:
Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka İlah yoktur;
şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz
kıl. (Taha Suresi, 14)
NAMAZIN FARZLARI
A- Dışındaki farzları yedidir. Bunlara şartları da
denir.
Hadesten tahâret.
Necasetten tahâret.
Setr-i avret.
İstikbâl-i Kıble.
Vakit.
Niyet.
İftitah veya Tahrime Tekbîri.
B- İçindeki farzları beşdir. Bunlara rükn denir.
Kıyâm.
Kırâat.
Rükû'.
Secde.
Ka'de-i âhire.
Hadesten Taharet: Abdesti olmayan bir kimsenin abdest
almasına, boy abdesti alması gereken bir kimsenin de gusül etmesine
hadesten taharet denir.
Necasetten Taharet: Vücutta, giyilen elbise ve çamaşırlarda,
veya namaz kılınacak yerlerde, namaza engel olabilecek pisliklerin
temizlenip giderilmesine necasetden taharet denir.
Vakit: 5 vakit namazı kendi vakitleri içinde kılmaktır.
İstikbali Kıble: Namazı, kıbleye yani, Mekke şehrindeki
Kabe'ye karşı kılmak demektir.
Niyet: Kılınacak namazın hangi namaz olduğunu hatırlayıp
içinden niyet etmektir.
Tekbir: "Allahüekber" cümlesiyle Halıkımızı büyüklemek
demektir.
İftitah Tekbiri: Namaza başlarken alınan ilk tekbirlerdir.
Kıyam: Özrü olmayan bir kimsenin, namazlarını kılarken,
ayakta dik vaziyette durmasıdır.
Kıraat: Namazda, ayakta iken Kuran-ı Kerim'den bir
veya birkaç ayet okumaktır.
Rüku: Avuç içlerini diz kapaklarına yapıştırarak, başile
arka düz olacak şekilde iki büklüm olmak demektir.
Secde: Burnu, alnı, elleri, dizleri ve ayakları yere
koymak ve dokundurmak suretiyle secde etmek demektir.
Kade-i Ahirede Teşehhüd Miktarı Oturmak: Kılınan namazın
son oturuşunda (Ettehıyyatü)yü okuyuncaya kadar oturmak.
Yukarıda sayılan maddelerden Setri Avret, Kıble ve
Abdest konularını açıklamakta yarar vardır:
Setr-i Avret
nedir?
Mükellef olan, yani akıl ve baliğ olan insanın namaz kılarken
açması ve diğer zamanlarda başkasına göstermesi ve başkasının
bakması haram olan yerlerine setr-i avret (avret mahali) denir.
Erkeklerin, namaz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır.
Hür olan kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri,
bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı namaz için avret
yerleridir. (Detaylı bilgi için bkz. Kuran-ı Kerim'in Türkçe Meali
Alisi ve Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Yayıncılık)
ABDEST
Namaz kılacak olan müminin öncelikle abdest alması
gerekir. Abdestin belirli farzları vardır. Bunlar şöyledir:
-Yüzü bir kere yıkamak
-Dirseklerle birlikte iki kolu birer kere yıkamak
-Başın dörtte bir kısmını meshetmek
-İki ayağı, iki yandaki topuk kemikleri ile birlikte
bir kere yıkamak.
Abdestin farzları yanında sünnetleri vardır. Abdest
alan bir müminin yerine getirmesi gereken sünnetler ise şöyledir:
-Besmele çekmek
-Elleri, bilekleri ile beraber, üç kere yıkamak
-Ağzı, ayrı ayrı su ile üç kere yıkamak
-Burnu, ayrı ayrı su ile, üç kere yıkamak
-Kaşların, sakalın, bıyığın altındaki görünmeyen deriyi
ıslatmak
-Yüzünü yıkarken iki kaşın altını ıslatmak
-Sakalın sarkan kısmını mesh etmek
-Sakalın, sarkan kısmının içine, sağ elin yaşparmaklarını,
tarak gibi sokmak
-Dişleri, birşey ile ovmak, temizlemek
-Başın her tarafını, bir kere mesh etmek
-İki kulağı, bir kere mesh etmek
-Enseyi, üçer bitişik parmaklarla, bir kere mesh etmek
-El ve ayak parmaklarının arasını tahlil etmek
-Yıkanacak yerleri, her birinde uzvun her yeri ıslanacak
şekilde üç kere yıkamak
-Yüz yıkanırken kalp ile niyet etmek
-Tertib, yani sıra ile iki eli, ağzı, burnu, yüzü,
kolları, başı, kulakları, enseyi ve ayakları yıkamak ve mesh etmek
-Yıkanan yerleri ovmak
-Her uzvu, birbiri arkasından yıkayıp ara vermemek.
KIBLE
Mekke şehrinde ve Mescid-ul Haram'da yer alan Kabe
kıbledir ve Müslümanların, namaz kılarken ona doğru yönelmeleri
gerekir. İslamın beşşartından biri olan namaz ibadeti, kıble yönüne
dönülerek gerçekleştirilir. Kuran'ı Kerim'de, müminlerin namaz kılarken
yüzlerini dönmeleri gereken kıblenin, Kabe olduğu bildirilmiştir.
Mekke'nin dışında ve Mekke'den uzak olanların "kıble yönüne doğru
durmuş" denilecek şekilde durmaları yeterlidir.
İslam dini, Kabe'yi tek olan Allah'a ibadet merkezi
olarak tanıtmışve Müslümanlara, namaz kılanlar ve ibadet edenler
arasında vahdet, birlik ve düzen olması için dünyanın neresinde
olurlarsa olsunlar yüzlerini kıbleye çevirmelerini emretmiştir.
Kıbleye doğru namaz kılmak, Kabe'yi tamir eden Hz.
İbrahim'le (a.s) Hz. İsmail'in (a.s) hatıralarını anmanın ve ibadet
için Allah'a yönelişin güzel bir örneğidir. İnsanın, yemek yerken,
uyurken de bu işleri kıbleye doğru yapması iyidir. İnsan ölünce,
toprağa verildiğinde de yüzü kıbleye çevrilmelidir.
Kıble Nasıl Tayin edilir?
Kıble, Kabe'nin binası değil, arsasıdır. Yani yerden
Arşa kadar, o boşluk kıbledir. Bu yüzden denizin altında ya da gökyüzünde
iken bu yönde namaz kılınabilir.
Kıbleyi matematiksel hesaplarla hesaplamak mümkün olduğu
gibi, pusula (kutup yıldızı) yardımı ile de doğru yönü bulmak da
mümkündür. Hesap ve alet ile yapılan hesaplamalarda kıble tam bulunmasa
da, yönü hakkında kuvvetli bir zan elde edilmişolur. Kıble tayininde
kuvvetli zanna dayalı tesbitler kabul olur.
Mihrab bulunmayan, hesap, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamayan
yerlerde, kıbleyi bilen Müslümanlara sorulmalıdır.
Gemi, tren gibi hareket halinde olunan yerlerde kıbleye
karşı durup, secde yeri yanına pusula koyulmalıdır. Böylelikle hareket
halindeki araç döndükçe, namaz kılmakta olan kişi de kıbleye karşı
dönmelidir. Ya da başka birisi, namaz kılankişiyi sağa sola döndürmelidir.
Kıble yönünü bilmeyen kimse, mihraba bakmadan, bilene
sormadan ya da kendisi araştırmadan namazı kılarsa, kıbleye rastlamışolsa
bile, namaz ibadetinin şartlarını tam olarak yerine getirmemişolur.
(Detaylı bilgi için bkz. Kuran-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve
Tefsiri, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Yayıncılık)
DİN AhlakI İNSANIN YARATILIŞINA
UYGUNDUR
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif)
olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun
üzerine yaratmıştır. (Rum Suresi, 30)
Allah, yarattığı insanın yapısını elbette ki en iyi
bilendir. Dolayısıyla, insanların neye ihtiyaçları olduğunu ve bunları
nasıl sağlayacağını en iyi O bilir. İnsanın fiziksel yapısını korumasından
psikolojik olarak nasıl sağlıklı olacağına ve sosyal hayatın en
mutlu ve huzurlu şekline kadar en güzel sistemi Allah belirler.
Örneğin insan yaratılışı gereği merhametten, sevgiden, şefkatten
ve güzel ahlakın her şeklinden hoşlanır. Kendisine hep bu şekilde
davranılmasını bekler. Zulümden, ahlaksızlıktan ve kötülüğün her
türlüsünden nefret eder ve kaçınır. Böyle hissetmesi, Allah'ın dilemesiyledir.
Allah, insanın fıtratını, vicdanını bu şekilde yarattığı için insan,
güzellikten hoşlanıp kötülükten kaçınır.
Allah'ın Kuran'da emrettiği temel ahlak özellikleri;
merhametli, şefkatli, adaletli, güvenilir, dürüst, mütevazi bir
insan olmak ve zulümden, haksızlıktan, kötülükten sakınmaktır. Diğer
bir deyişle, Allah'ın gönderdiği İslam dininin insandan istedikleriyle,
insanların doğal olarak yaşamak istedikleri, anahtar ve onun açtığı
kilit gibi, birbirine tam bir uyum halindedir. Allah bu gerçeği
Kuran'da şöyle haber vermektedir:
Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif)
olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun
üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme
yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların
çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
İnsanlar, Allah'ın indirdiği ayetleri uygulamadıkları sürece
kendilerine zulmetmişolurlar. Çünkü yaratılışlarına uygun olan
davranışı, ahlakı göstermeyerek kendi yapılarına ters düşen bir
tutum sergilerler; bu da hem vicdanen rahatsız olmaları, hem de
başka insanları rahatsız etmeleriyle sonuçlanır ve ayette bildirildiği
gibi kendi kendilerine zulmetmişolurlar:
Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez.
Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar. (Yunus Suresi,
44)
Unutulmamalıdır ki, İslam ahlakı ancak samimi olarak içten gelen
bir istekle, gönülden yaşanabilir ve Allah böyle bir imanı makbul
göreceğini bildirir. Zorla yaşatılan din ahlakı Allah Katında
geçerli olmadığı gibi, Kuran'da münafık olarak isimlendirilen
ikiyüzlü insanların çoğalmasına neden olur. Bu da, topluma zararlı
olacak bir yapının oluşması demektir. Allah, din adına insanların
zorlanmamasını emretmiştir:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz,
doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu
tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır;
bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi,
256)
Dolayısıyla İslam dini hiçbir alanda insanların üzerinde
bir baskı oluşturmadığı gibi, insanlara gerçek fikir ve vicdan özgürlüğünü
kazandırır. Kuran ahlakının gereği olan güzel ahlakı yaşayan insan,
hiçbir şekilde kısıtlanmaz. Aklen ve kalben inançları doğrultusunda
yaşadığı için her zaman huzurlu, rahat ve mutlu olur.
Din ahlakını yaşamayan insanlar ise, müminlerin özgürlüğüne
sahip olamazlar. Çünkü, topluma yerleşmişbirçok gereksiz kural ve
gelenek vardır. Dinin değerleriyle yaşamayan toplumlar, kendi kendilerine
çok sayıda değer ve ölçü koyar, tabular oluşturur ve Allah'ın verdiği
özgürlükleri kendi elleriyle kısıtlarlar. İşte din ahlakından uzak
olan insanlar, hem toplumun cahil kuralları, hem etraftaki insanların
yaptırımları, hem de kendi kendilerine koydukları gereksiz prensipler
nedeniyle manevi hürriyetten yoksun kalırlar.
İnsanı etrafındaki toplumdan daha da büyük bir baskı
altına alan güç ise, nefsindeki bencil tutkulardır. Bu bencil tutkular
insana sürekli huzursuzluk verir. Daimi bir güvensizlik ve gelecek
korkusu aşılar. İnsan, nefsindeki bu negatif güç nedeniyle sonu
gelmeyen bir tutku ve hırs içinde boğuşur. Nefsi, ona sürekli daha
fazla mal biriktirmesini, daha fazla para kazanmasını, kendini insanlara
beğendirmek için daha fazla çabalamasını emreder. Oysa bu tutkuların
tatmin edilmesi mümkün değildir. Zengin olmak büyük bir tutkudur,
ancak bu tatmin edildiğinde yeni tutkular gelecektir. Kısacası dünyaya
yönelik yaşanan tüm hırslar, kısır bir döngü içindedir.
İşte insan bu cahiliye sisteminden ancak Allah'a iman
edip hayatını O'na teslim etmekle kurtulur. Allah bu konuda Kuran'da
şöyle buyurmaktadır:
"... kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından'
korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır". (Haşr
Suresi, 9)
İnsan bu tutkuların esiri olmaktan kurtulduğunda özgürleşir.
Artık onun yaşamının amacı, söz konusu sonu gelmez tutkuları tatmin
etmek değildir. Yaşamının amacı, yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu
kazanmaktır ki, insan zaten bunun için yaratılmıştır.
Gerçek özgürlük işte budur; Allah'a kul olmak ve böylece
Allah'ın dışındaki herşeyden özgürleşmek. Bu nedenledir ki İmran'ın
karısı, Kuran'da bildirilen şu duayı etmiştir:
"... Rabbim, karnımda olanı, 'her türlü bağımlılıktan
özgürlüğe kavuşturulmuşolarak' Sana adadım, benden kabul et.
Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen." (Al-i İmran Suresi, 35)
Aynı nedenle, Hz. İbrahim babasına şöyle demiştir:
"... Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni
herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?"
(Meryem Suresi, 42)
Allah'ın insanlara elçi olarak gönderdiği resuller, tarih boyunca
insanları nefislerindeki tutkulara ya da başka insanlara kul olmaktan
kurtulmaya ve yalnızca Allah'a kul olmaya davet etmişlerdir. İnsanlar,
yaratılışamaçlarına aykırı olan bu sapkınlıklardan kurtulduklarında
felah bulurlar. İşte bu nedenledir ki, Kuran'da Resul, müminlerin
"ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirlerini indiren" kişi olarak
tarif edilmektedir:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de
(geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan
elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor,
münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri
haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri
indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler
ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa
erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)
İslam'ın insan fıtratına uygun olmasının bir diğer sebebi, kolay
olmasıdır. Allah, insanın yaratılışına uygun olarak indirdiği
dini, aynı zamanda yaşanması kolay kılmıştır. Bu gerçek farklı
ayetlerde şöyle vurgulanmaktadır:
Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister:
(Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa Suresi, 28)
... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez...
(Bakara Suresi, 185)
Kim iman eder ve salih amellerde bulunursa,
onun için güzel bir karşılık vardır. Ona buyruğumuzdan kolay
olanını söyleyeceğiz. (Kehf Suresi, 88)
Bir damla sudan yarattı da onu 'bir ölçüyle
biçime soktu. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. (Abese Suresi, 19-20)
Bu kolaylık, ibadetler için de geçerlidir. Allah,
Ramazan Ayı'nda tutulması farz kılınan oruç ibadetiyle ilgili bir
ayette şöyle buyurur:
Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve
doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri
(kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu
aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta
olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun).
Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı
tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık
Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz. (Bakara
Suresi, 185)
Sonuçta İslam, insanın yaratılışına tamamen uygun bir dindir.
Çünkü İslam'ı seçip din kılan, insanı da yaratmışolan Allah'tır.
Allah, yarattığı kullarına zorluk değil kolaylık dilemiş, onların
ihtiyaç ve isteklerine en uygun ahlak ve yaşam modelini din kılmıştır.
Rabbimiz, bir ayette şöyle buyurmaktadır:
... Bugün inkâra
sapanlar, sizin dininizden (dininizi yıkmaktan) umut kesmişlerdir.
Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım
ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim... (Maide Suresi,
3)
MÜMİNLER
BİRLİK VE BERABERLİK İÇİNDE OLMALIDIR
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı
sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini
hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını
uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız.
Yine siz, tam ateşukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı.
Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle
açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
İnsanlar, dostlarını ve arkadaşlarını kendi karakterlerine
benzer, hayat anlayışlarına uygun, ortak noktalarının çok olduğu
ve anlaşabileceği insanlardan seçerler. Bunun doğal bir sonucu olarak,
belli anlayışları paylaşan insanların birbirleriyle kaynaştıklarını
görürüz. Namuslu, dürüst insanlar, yine kendileri gibi namuslu,
dürüst insanlarla arkadaşlık eder; kötülerle dostluk kurmazlar.
Ahlaksız, suça eğilimli kişiler de, namuslularla değil, kendileri
gibilerle ilişki içindedirler.
Müminler ise, Allah’ın isteği üzerine, yaratılışlarına
da uygun olarak birbirleriyle hep beraber olmalıdır.
Nitekim bu, Allah'ın Kuran'da emrettiği bir ibadettir.
Allah müminlere, yine müminlerle birlikte olmalarını ve gaflet içindeki
insanlara uymamalarını şöyle emretmektedir:
Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek
Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı)
süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten
gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)'
uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme. (Kehf Suresi, 28)
Müminler dünya üzerinde sadece Allah'ın rızasını gözeten
tek insan grubudur. Allah'ın hoşnut olacağı güzel ahlakı yalnız
onlar yaşarlar. Bu ahlak da tek başına yaşanamaz; bunun günlük hayata
geçirilip uygulandığı bir ortam ve insanlar gerekir. Allah, hoşnut
olacağı tavır olarak bizden adaletli olmayı, şefkatli ve merhametli
davranmayı, fedakarlıkta bulunmayı, iyiliği tavsiye etmemizi ve
bunlar gibi onlarca güzel ahlak özelliğini göstermemizi ister. Bunlar
ise, beraber olup uygulanacak insanlar olmazsa, yaşanamaz. Bir başka
deyişle, şefkatli ve fedakar bir insan olabilmek için, insanın etrafında
bunu uygulayacağı birilerinin olması gerekir, hem de bu güzel tavırlardan
anlayacak ve buna layık olan birileri. Bunlar ancak müminler olabilir.
Hiçbir samimi mümin, kendisi gibi olmayan, yani Allah'ın
ölçüleriyle hareket etmeyen, Kuran ahlakını benimsememiş, dolayısıyla
etrafındakilerin de kendisi gibi gafil olmasını isteyen, hatta bunun
için çaba harcayan kimselerle dost olmak istemez, hayatını onlarla
birlikte geçirmez. Üstelik inançlarına saygı duymayan, müminleri
sadece Allah'a inanmaları ve din ahlakını yaşamalarından dolayı
kınayan, toplumdan koparmak isteyen ve düşmanca davrananlara karşı
sevgi hisleri de beslemez:
Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de
düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi
yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkâr etmişler,
Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan)
sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cehd etmek ve Benim
rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi
gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı
bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından
şaşırıp-sapmışolur. Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman
kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar
sizin inkâr etmenizi içten arzu etmişlerdir. (Mümtehine Suresi,
1-2)
Allah böyle insanlara sevgi beslenemeyeceğini, onlarla dost olunmaması
gerektiğini ve doğru olanlarla, yani müminlerle birlikte olunmasını
bildirmektedir:
Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğru
(sadık)larla birlikte olun. (Tevbe Suresi, 119)
Elbette mümin, inkarcılar dahil herkese dostça
ve ılımlı bir üslupla yaklaşacak, her insana adil bir biçimde davranacaktır.
Ancak inkar eden insanlara sıcak ve adil davranmakla onları gerçek
anlamda dost edinmek çok farklıdır. Mümin, ancak kendisi gibi mümin
olanları gerçek anlamda dost edinir. Bu, Allah'ın bir hükmüdür:
Sizin dostunuz (veliniz),
ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan
ve zekatı veren mü'minlerdir. (Maide Suresi, 55)
Sonsöz
Buraya kadar anlattığımız gerçekler, dünyanın en önemli
gerçekleridir. İnsanı Allah yaratmıştır ve insan O'na geri dönecek
bir varlıktır, dolayısıyla hiçbir şey insanın Allah'ı tanımasından
ve O'na kulluk etmesinden daha önemli olmaz.
Dolayısıyla bu gerçeklere gereken önemi vermeniz ve
hayatınızı bunlara göre gözden geçirmeniz, belki yeniden düzenlemeniz
gerekmektedir.
Sizi yaratan Allah'ı tanıyor musunuz?
O'na şükrediyor musunuz?
O'nun size yol gösterici olarak gönderdiği kitaptan
haberiniz var mı?
Veya bu kitabı hayata geçirmek için neler yapıyorsunuz?
Emin olun ki, bunlar sizin hayatınızın en önemli meseleleridir.
Başka herşey geçip gidecek, herşey yok olacak, ama Allah baki kalacaktır.
Allah'ın vaadi, yani ahiret ve hesap da bakidir. Bir gün ölecek,
ardından dirilecek ve Allah'a hesap vereceksiniz.
Unutmayın ki hem dünyada mutlu bir hayat sürmeniz,
hem de ahiretteki sonsuz mutluluğunuz Allah'a kulluk etmenize bağlıdır.
Zaten Allah sizi bunun için yaratmıştır. Yaratılışamacınıza teslim
olun ve Allah'a yönelip Rabbimize ibadet edin.
Ve O'na ibadette, ayette buyrulduğu gibi kararlı olun:
(Allah) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin
Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol.
Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun? (Meryem Suresi, 65)
|