Gerçek yol gösterici
Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimiz(sav)'in Sünnetleridir
Din ahlakını yaşamayan bir toplumda yetişen insanların
büyük bölümü, genellikle dini sadece kulaktan dolma, yanlış bilgilerle
öğrenir ve Kuran’da bildirilen güzel ahlakı gerektiği gibi yaşayamazlar.
Bu anlayışın sonucunda herkesin birbirinden farklı uygulamaları,
kuralları ve birbiriyle benzeşmeyen doğru ve yanlışları olur. Oysa
gerçek din ahlakının öğrenilebileceği ana kaynak, kutsal kitabımız
Kuran-ı Kerim ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetleridir. Çünkü Kuran
tüm kainatı yoktan var eden, her şeyin en doğrusunu bilen Allah'ın
sözüdür.
Dünya üzerinde yaşamış olan ve halen yaşayan milyarlarca
insanın birbirinden çok farklı hayatları vardır. Ancak bazı gerçekler
hiç değişmez. Her insan, kendi iradesi dışında ve yine kendisinin
seçmediği bir ortamda dünyaya gelir, büyür ve kaçınılmaz olarak
da ölür. Ölüm, şimdiye kadar tüm insanlar tarafından istisnasız
olarak yaşanmış kesin bir gerçektir. Şu anda gördüğünüz insanların
hepsi -siz de dahil- en fazla 100 yıl içinde bu gerçeği doğrulayarak
toprak altına gireceklerdir.
İnsan hayatının ölüm kadar kesin bir diğer kuralı ise,
insanın hayata herşeyden habersiz olarak başlamasıdır. İnsan dünyaya
geldiğinde herşeyden habersiz, hiçbir şey bilmeyen ve hiçbir yargı
yeteneğine sahip olmayan bir bebektir. Kendi yaşamını sürdürmeye
yetecek kadar bile aklı ve iradesi yoktur.
Oysa canlıların çoğu "şuurlu" bir şekilde
dünyaya gelirler; hayata gözlerini açtıklarında, kendi yaşamlarını
sürdürecek bilgi ve "içgüdü"lere sahiptirler. Örneğin
sinekler gözlerini açar açmaz uçmaya ve yem aramaya başlarlar. Sanki
dünyaya gelmeden önce kendilerine gerekli olan bütün bilgiler onlara
öğretilmiş gibidir. Yaşadıkları ortama her yönden hazır bir şekilde
doğar, bir süre beslenip ürer, sonra da ölürler.
İnsan ise başta da belirttiğimiz gibi bomboş bir zihinle
ve hiçbir yeteneği olmadan dünyaya gelir. Bunları edinmesi ise yıllar
sürer. "Aklı başında" bir insan sayılması için uzun senelere
ihtiyaç vardır. Bu dönem boyunca bedensel yetenekleri geliştiği
gibi düşünme ve yargı yeteneği de gelişir. Ancak insanın bu zihinsel
gelişimi hayatının sonuna kadar sürer.
Burada önemli bir noktaya dikkat etmek gerekmektedir.
İnsan dünyaya "bomboş" geldiğine göre, her türlü eğitime
de açıktır. Bu nedenle yetiştiği ortam kişinin değer yargılarının
oluşmasında çok etkilidir. Önce ailesi, sonra da toplumun diğer
kesimleri insanın değer yargılarının belirlenmesinde büyük bir rol
oynar. Kişi neyin “doğru”, neyin “yanlış” olduğunu içinde yaşadığı
toplumdan öğrenir. Bu ise insanların bir kısmının aslında önemli
bir sorunla karşı karşıya olduklarını göstermektedir. Çünkü kendisini
etkileyen toplumun değer yargılarının, inanç ve düşüncelerinin gerçekten
doğru olduğunu gösterecek hiçbir ölçü yoktur. Kuşkusuz her toplumun
geleneksel birtakım değerleri vardır, ancak önemli olan neye göre
bu değerlerin doğru veya yanlış olduğunun belirlendiğidir.
Örneğin komünist bir toplumda büyüyen genç diyalektik materyalizmden
etkilenerek yetişebilir. Ya bu ideolojiyi benimser, ya da ona "karşı"
olur; bu "karşı olma" kavramı bile yine bu ideolojinin
etkisini göstermektedir. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında
yaşayan bir yerli çocuğu ise totemlere tapınmayı öğrenip, bu sapkınlığı
doğal karşılayabilir. Nazi Almanyası gibi faşist bir rejimde büyüyen
insan, "Hitler"e ve onun fikirlerine sadakatle bağlanabilir.
Dürüstlük, sadakat, vefa gibi ahlaki değerlerin önemli görülmediği
bir toplumda yetişen bir kişi ise, sahtekarlık yapmakta, yalan söylemekte,
menfaatperest davranmakta sakınca görmeyebilir.
Kısacası farklı toplumlar farklı değer yargılarına,
farklı yol göstericilere sahiptirler ve bunların hangisinin gerçekten
doğru olduğunu tespit edemezler. Zaten insanların büyük bir çoğunluğu
böyle bir tespit yapmaya da uğraşmazlar. İçinde büyüdükleri geleneği
aynen benimser, atalarından ve babalarından kendilerine miras kalan
kültürü sorgulamadan sürdürürler. Bazıları kendilerince "müstakil
şahsiyet" gösterir ve geleneksel kültürü tümüyle reddederek
yeni bir ideolojiyi benimserler. Ya da tamamen kendi kişisel sezgi
ve duygularını "yol gösterici" edinirler. Ancak bu ideolojilerin
ya da kişisel "hayat felsefeleri"nin doğru olduğunu gösterebilecek
hiçbir delil de yoktur. Çünkü birbirinden farklı binlerce ideoloji
ya da "hayat felsefesi" vardır.
Bu gerçeği gören bazı düşünürler, çareyi "tek
bir doğrunun olmadığını, doğrunun izafi bir kavram olduğunu"
öne sürmekte bulmuşlardır. Onlara göre birbirinden tamamen farklı
binlerce "doğru" tanımı olduğuna göre, "asıl doğru"
diye de bir şey yoktur. Bugün pek çok kişinin ağzından duyabileceğimiz
"herkesin doğrusu kendine" sözü de bu yanlış düşüncenin
bir ifadesidir. (Harun Yahya, Kuran’ı Dinlemeyenler, Araştırma Yayıncılık)
Peki gerçek böyle midir? İnsan-oğlu hiçbir şey bilmez
iken geldiği bu dünyada, binlerce farklı ve izafi doğru tanımı karşısında,
hangisinin "asıl doğru" olduğunu bulamadan yaşamak, bunlar
arasında çabalamak, hayatını tüketmek zorunda mıdır?
Elbette hayır...
Ne evren, ne dünya ne de insan başıboş, sahipsiz ve
amaçsızdır. Hepsini alemlerin Rabbi olan Allah yaratmıştır. Evrende
bulunan herşey Allah'ın iradesine boyun eğmiştir. Evren, bir zamanlar
yok iken, O'nun "ol" emri ile var olmaya başlamış ve şekillenmiştir.
Dünyayı insan için seçen, diğer tüm gezegenlerin aksine, suyla,
havayla, bitkilerle, hayvanlarla, kısacası hayatla dolu bir gezegen
yapan Yüce Allah’tır. İnsanın bedenini kuru bir balçıktan yaratıp,
sonra da ona Kendi ruhundan üfleyen ve böylece ona bilinç ve irade
veren yine Yüce Rabbimiz'dir. Allah Kuran’da şu şekilde buyurmaktadır:
“Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri
yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. Gündüzü, durmaksızın
kendisini kovalayan geceyle örten, Güneş'e, Ay'a ve yıldızlara kendi
buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de
(yalnızca) O'nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne Yücedir.” (Araf
Suresi, 54)
Yüce Rabbimiz tüm evrene hakim olduğu gibi insana da
hakimdir. Ayetlerde şöyle buyurulur:
“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz
O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. O, yarattığını bilmez
mi? O, Latif'tir; Habir'dir.” (Mülk Suresi, 13-14)
Allah, Kendisi'ne yönelen kullarına dünyada ve ahirette
sonsuz cenneti müjdelemiştir. Allah cennet ile müjdelediği müminlere
Kuran’ın yol gösterici olduğunu bildirmiştir.
"Elif, Lam, Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan,
muttakiler için yol gösterici olan bir Kitaptır." (Bakara Suresi,
1-2)
Rabbimiz'in bizlere bir rehber ve rahmet olarak gönderdiği
Yüce Kuran, insanların kendilerine edindikleri tüm diğer yol göstericilerden
(kültürlerden, geleneklerden, ideolojilerden, hayat felsefelerinden
vs.) kıyas edilmeyecek şekilde üstündür. Çünkü diğer tüm ideeolojiler
insan ürünüdür. İnsanların sarılması gereken, hükmünde hiçbir eksik,
hata ya da çarpıklık olmayan, alemlerin Rabbi Allah’ın sözü Kuran’dır.
Allah Kuran’da şu şekilde buyurmuştur:
“De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek
var mı?" De ki: "Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse,
hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola
ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size?
Nasıl hükmediyorsunuz?" (Yunus Suresi, 35)
Kuran ahlakını yaşamayıp atalarından gelen cahiliye
geleneklerinin, sapkın ideolojilerin ya da yanlış hayat felsefelerinin
peşinden gidenler, büyük bir yanılgı içinde olduklarını er ya da
geç anlayacaklardır. Ancak geç anlamak, ölümle birlikte anlamak
anlamına gelir ki, bunun insana hiçbir faydası yoktur. Kuran'ın
bir özelliği de "furkan" olması, yani hak ile batılı,
doğru ile yanlışı birbirinden ayırmasıdır ve her şey, ancak Kuran
ahlakına uygun ise doğruluk kazanabilir. Bu nedenle tüm insanlar
ömürleri boyunca kendilerine yalnızca Kuran ahlakını rehber edinmeli
ve ona sımsıkı sarılmalıdırlar. Sonsuz ilim sahibi Yüce Allah, Kuran’ın
bir hidayet rehberi olduğunu bir ayette şu şekilde bildirmiştir.
“Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara
bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi,
89)
“Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Şüphesiz
O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. O, yarattığını bilmez
mi? O, Latif'tir; Habir'dir.” (Mülk Suresi, 13-14)
Bu makale, İlmi Mercek dergisi Temmuz 2004 sayısında
yayınlanmıştır.
|